
Yıllardır kimseye karşı bir şey hissetmiyordu. Serhat Arslan'la göz göze gelmesi yetti. Şimdi tek yapması gereken yanlış adama güvenmediğinden emin olmaktı.
Mehtap hayatı boyunca kaybetmeye alışmıştı. Annesini, ailesini, bir zamanlar olduğu kişiyi…
Geriye yalnızca okuyup mesleğini eline almak, kendi ayakları üzerinde durmak ve kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabileceği bir hayat kurmak kalmıştı.
Aşk da o planın içinde değildi.
Ta ki çalıştığı mimarlık ofisinde Serhat Arslan'la tanışana kadar.
Mehtap daha ilk karşılaşmalarında ondan uzak durması gerektiğini düşündü. Serhat fazla rahat, fazla kendinden emin ve güvenmek için fazlasıyla şüpheliydi.
Üstelik çok geçmeden her gün bir beyaz gül gelmeye başladı.
Gönderenin kim olduğunu öğrendiğinde ise işler daha da karıştı çünkü Mehtap'ın hayatında Serhat'ı düşünmekten çok daha büyük sorunlar vardı.
Geçmişinden taşıdığı yaralar hâlâ kapanmamıştı. Yıllardır uzak durmaya çalıştığı ailesi ise onun haberi bile olmadan geleceği hakkında çoktan karar vermişti.
Bir başkasının kaçırdığı kızın karşılığında Mehtap berdel verilmişti.
Ve bir gece kapısında, onu karısı olarak almaya gelen Azad Candar duruyordu.
Mehtap kendi hayatı hakkında söz sahibi olabilmek için savaşırken Serhat bir kez daha karşısına çıktı.
Yıllardır insanları kendinden uzak tutmayı öğrenen Mehtap, ilk kez birinin yanında gerçekten güvende hissediyordu. Belki de bu yüzden Serhat'tan uzak durmak gittikçe zorlaşıyordu.
Mehtap, ona âşık olmanın alabileceği en büyük risk olduğunu sanıyordu. Oysa Serhat Arslan hakkında bilmediği şeyler, ona karşı hissettiklerinden çok daha tehlikeliydi.
Serhat Arslan & Mehtap Adal
ARK Evreni İçindeki Serilerin Tarih Sıralaması:
(Her seri üç kitaptan oluşmaktadır)
Mehtap (2017 - 2022) ~ Bu hikâyenin serisidir, üç kitaptan oluşmaktadır ~
Arya (2023 - 2024)
Venüs (2027 - 2029)
Arven (2044 - 2047)
Bu ürün fiziksel bir kitap değildir. Satın alma işleminin ardından Ruyam Books hesabınıza tanımlanan ve elektronik ortamda erişime açılan dijital içeriktir.
Dijital içeriğe erişimin sağlanmasının ardından, ilgili mevzuat kapsamında cayma hakkına dayalı iade yapılamamaktadır. İçeriğin erişilememesi, eksik veya ayıplı sunulması hâllerinde tüketicinin yasal hakları saklıdır.
Mehtap - Birinci Hikâye - ARK Evreni
Tam uykuya dalmıştım ki kapı önce tıklatıldı sonra çalmaya başladı. "Hayır, açmıyorsam müsait değilim işte. Daha ne diye çalıp duruyorsun?"
Ayak yordamıyla tüylü terliklerimi buldum. "Neyin ısrarı bu? Savaş mı çıktı?"
Üstüme sabahlığımı geçirip ayağa kalktım. Melodinin sesi kulaklarıma dolarken bu saatte ısrarla zile basan kişiyi algılamaya çalıştım. Birine bir şey mi olmuştu?
Adımlarımı hızlandırdım. "Emin, eğer sensen bu sefer harbiden kafanı kıracağım."
Kapıyı açınca gördüğüm kişi karşısında birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım. Hâlâ rüya mı görüyordum? Hayır, bu olsa olsa kâbustu.
"Baran!"
Yüzü gözü morluk içindeydi, biri feci şekilde süt kardeşimi dövmüştü. Dayandığı kapı eşiğini fark edince koluna girdim. Neden bu kadar sıcaktı?
"Mehtap, kaçman lazım." Kaşlarımı çatıp Baran’ı inceledim, titriyordu.
Ayağımla kapıyı kapatıp onu koltuklara yönlendirdim. Alnından akan terleri görünce elimi boynuna uzattım, yanıyordu. Gücü kalmamış gibi kolçağa tutundu, sanırım havale geçiriyordu.
“Bekle, su getireceğim.” Hızlıca yatak odama ilerleyip telefonumu aldım sonra mutfağa ilerleyip su doldurdum.
"Onları atlatmak için elimden geleni yaptım ama geliyorlar. Acilen kaçman lazım." Elimdeki bardağı görmezden gelip beni kapıya doğru itekledi.
"Baran, seni bu hâlde bırakıp nereye gideceğim? Kim geliyor? Neden kaçmam lazım?"
Gücünü toplamayı umarak birkaç kez yutkundu, nefes alıp verdi. "Mehtap..."
O sırada kapı alacaklı gibi çalmaya başladı. Baran'la göz göze geldik, yüzünde endişeli bir ifade belirdi, fark edince panikledim.
"Maho'nun kız kaçırdığı Candar aşiretinin ağası... seni berdel yaptıkları adam... O geldi, Mehtap." Bakışları kapıyı buldu. “Seni almaya geldi.”
Kapı kırılınca irkilerek koltuğa oturdum, su bardağı yerde yuvarlandı. İri yarı dört adam salona girdi. Doğulu oldukları görünüşlerinden belliydi. İçlerinde diğerlerine nazaran farklı giyinmiş -pezevenk gömlekli- olan bedenimi süzerek yanıma yaklaştı. Bakışları normal değildi, sapığa benziyordu. El çabukluğuyla sabahlığımın kuşağını düğümledim.
Baran kontrolsüzce titrediği hâlde beni arkasına almaya çalıştı, başardı da…
Adam, ikimizi süzüp gevşek bir üslupla konuştu. "Baran, ‘Amca kızım benimdir,’ demeye mi çalışıyorsun?"
Ağzına bir tane çakasım geldi.
"Defol git, Azad! Burada sana verilecek kız yok."
"Pek de güzelmiş kuzenin. Allah sahibine bağışlasın." Birkaç saniye bekledi. "Aaa şu işe bak, sahibi benim," diyerek gülmeye başladı.
O kadar iğrenç gülüyordu ki kusasım geldi. Böyle bir adamla değil evlenmek bir dakika geçiremezdim. Neymiş, sahibim o muymuş? Az yesin de kendisine sahip tutsun.
Öfkeyle çıkıştım. "Ne saçmaladığını sanıyorsun? Seni kölem yapar tasmayla gezdiririm, görürsün o zaman kim kimin sahibiymiş!"
Baran’ın titremesi şiddetlendi. Gerilen bedeniyle Azad Ağa'ya karşılık vermemden hoşlanmadığını anladım.
"Ooo... Şuna da bakın, hele! Baran? Baran görüyor musun benim evlilik hayatım epey eğlenceli geçecek gibi duruyor? Ben de kuzenin senin gibi ezik bir şey çıkacak sanıp korkmuştum."
Ezik sensin, haydut kılıklı! Ondan başka kimse tahta kapımı kırıp daireme girmemişti.
"Şimdi dilediğince konuş. Sonra seni öyle pişman edecekler ki…" Başımı öne doğru uzatıp Baran'ın yüzüne baktım. "Bu pezevenk gömlekli herifin adı ne demiştin, bıraşîr?"
"Azad Candar'dır, xwehşîr."
"Hadi ya…" Üzülmüş gibi yapıp Azad'a döndüm. "Adının anlamı neydi tam olarak?"
Azad Ağa uzunca bir kahkaha atıp yanındaki adamlara döndü. "Deli lan bu? Manyağın tekini mi bana layık görmüşler?"
"Sen bana kurban ol bir kere neyim varmış? Mükemmelim, çok şükür." Cevap vermek için dudaklarını araladı. "Ha dur, sözümü tamamlamayı unuttum. Hiç merak etme! Adının anlamı olan özgürlüğü mumla arayacaksın, Azad Ağa."
Bize doğru birkaç adım attı. "Sanırım burada... önceki sorunu düşünüp söylediklerinle birleştirmem gerekiyor, değil mi?" Cıkladı. "Benim o kadar vaktim yok, müstakbel karıcığım. Kıymamız gereken bir nikâh var."
Solundaki adam, önümde ateşler içinde titreyen Baran'ı kolundan tuttuğu gibi duvara fırlattı. Zaten öncesinde dayak yemiş olan Baran, yerden kalkamayıp bayıldı. Belki de havale değil iç kanama geçiriyordu, bilmiyorum. Baran'ı fırlatan adam, Azad Ağa'ya yol açmak için geri çekildi.
Koltuğun üstünden atlayıp arkasına geçtim. Duvarın dibine gerilerken bağırdım. "Bana bak! Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun seni öldürürüm."
Benimle dalga geçti. "Korkak bir kuş gibisin, Ateş Parçası."
Duyduğum iki kelimeyle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Karnımda hissettiğim baskıyla kulaklarım uğuldadı.
'Şhh! Sessiz ol, Ateş Parçası. Merak etme, bu güzelliğine yazık etmemek için elimden geleni yapacağım.'
Boğazım düğümlendi, istemsizce tetiklendim.
Sakin ol, Mehtap, derin bir nefes alıp ver... Şu an krize giremezsin kendine gelmen gerekiyor.
Azad Ağa koltuğu dolanıp üstüme gelmeye başlayınca odanın en köşesine kaçtım.
"Yapma, müstakbel karıcığım. Köşe kapmaca mı oynayacağız?" Sesi fazlasıyla bıkkın geliyordu.
Adamlarından biri yanıma gelip koluma hamle yaptığında aynı çabuklukla kolunu kavrayıp tepki vermesini beklemeden yüzüne yumruğumu geçirdim. Adam afallayarak geriye doğru kaçtı.
Azad Ağa’nın ilk defa ciddileştiğini gördüm, antik hazine bulmuş gibi gözleri parladı. Belli ki o da Serhat Arslan gibi bir psikopattı. Zaten başımda bir manyak bitiyor diğeri başlıyordu.
Bu sefer iki adam aynı anda beni tutmak için hamle yaptı. Birinin malum bölgesine vurdum, diğerinin boynuna atlayıp kulağını ısırdım.
Ben bu iki izbandut adamla uğraşırken arkamdan biri saçıma yapıştı.
'Yapma! Canım acıyor, saçlarımı bırak!'
Tüm bedenim ürperdi. Bu sefer yalvarmak yok, Mehtap, sonunda öleceğini bilsen de direneceksin!
"Bu hırçınlıklarını umarım yatak odamızda da gösterirsin. Orada yavru kedi olursan bozuşuruz."
Kulağını ısırdığım adamın boğazına kollarımı dolayıp nefessiz bırakmaya çalıştım. Azad Ağa, saçıma öyle bir asıldı ki adam bayılmak üzereyken ellerim çözüldü, onunla birlikte geriye savruldum. Diğer eliyle belimi sarıp beni zaptetmeye çalıştı.
Başımı geriye doğru hızla kafasına geçirdim.
"Çek o iğrenç ellerini üstümden!"
Ufak bir zonklamayla sarsılsam da o burnuna aldığı darbe sonucu benden uzaklaşmıştı. Hepsinden kaçıp yeniden köşeye çekildim.
Hızlı koşarsam onlar varmadan kapıdan çıkabilir miydim?
Saniyelik düşüncemin sonunda kapıya fırlamamla yeniden saçımdan çekilmem bir oldu. Bu sefer yüzüme de okkalı bir tokat yedim. Birden gözümün önüne bugün Serhat'a attığım tokat geldi. Neydi bu, karma mı? Hem dudağımın hem de yanağımın sızlamasıyla Azad Ağa'nın tüm gücüyle bana vurduğunu anladım.
"Ben Azad Candar'ım! Şimdiye kadar ne istediysem elde ettim. Kim gelirse gelsin karşıma yine elde edeceğim. Kimse, hiç kimse bana engel olamaz."
Alaycı bir tebessüm takındım. "O zaman bu senin için bir ilk olacak." Kendimden çok aileme güveniyordum, Kandemir'lere...
Bana göz kırptı. "Demek bana tasma takacaksın, ha! Hatırlat gerdek gecemizde ben sana takacağım… tasmayı."
Dış kapıdan çıkarken bir bacağımı bacaklarının arasına sokup yalpalamasını sağladım. Elimle gömleğinden tutup iyice gerildim.
"Onun bunun çocuğu!" Alnımda saçımın bittiği bölgeyi tam da Emin’den öğrendiğim gibi Azad Ağa'nın burun kemiğine gömdüm.
Afallamasından yararlanıp hızla merdivenlere koştum, ikişer üçer zıplayarak inmeye başladım. Bir saniye olsun arkamı dönüp bakmadım eğer bunu yaparsam güçsüzleşirdim, biliyordum. O yüzden tüm gücümle merdivenleri inmeye devam ettim. Apartmandan çıkıp doğrudan yola atladım. Kaldırımın üstünde duran birkaç takım elbiseli adam şaşkınlıkla bana döndü. Ah, hayır, Azad Ağa'nın adamları mıydı? Şansıma sokayım!
Aynı saniyelerde transporter tarzında bir aracın kapısı açıldı, içinden çıkan Metehan'ı gördüm. Ne zaman tuttuğumu fark etmediğim nefesimi bırakıp apartmandan gelen seslerle Metehan'a sığındım.
Metehan endişeyle sordu. "Yenge, hayırdır? Bir şey mi oldu?"
Onu önüme siper edip arkasına geçtim.
"Mehtap yenge?"
Konuşmaya takatim kalmamıştı, deli gibi titremeye başladım. Her şeyi vücuduma dolan adrenalinle yapmıştım, bir anlık duraksama tüm gücümü alıp götürmüştü.
Azad Ağa'nın bağırdığını duydum. "Koduğumun karısı! Onu bir elime geçireyim, kaçacak yer arayacak."
Metehan ve takım elbiseli diğer adamlar, Azad Ağa'nın sesini duyunca silahlarını çıkardılar.
İçlerinden biri yanıma yaklaştı. "Yenge, sen arabaya geç."
"İmkânı yok."
Bu kadar erkeğin bineceği bir arabaya geçemezdim. Sırf şu an bana yardımcı oluyorlar diye onlara güvenemezdim. Erkeklerin hepsi birbirinden beterdi. En azından benim tanıdıklarım öyleydi. Kanından olduğum dedem beni bu hâle getirmiş, babam göz yummuştu. Bir tek süt kardeşim Baran'a ve bizim çocuklara güvenirdim, o kadar!
Azad Ağa ve adamları apartmandan çıkıp yola adım attılar, o sırada üzerlerine doğrultulmuş silahları fark ettiler. Azad Ağa'nın kaşları Metehan'ı görünce hafifçe kavislendi.
''Meto?''
Birbirlerini tanıyorlar mıydı? Nasıl, neden, nereden? İstemsizce geriye kaçıp Metehan'dan yarım adım uzaklaştım. Bacaklarım hâlâ titriyordu, koşacak enerjim kalmamıştı.
"Sana kötü bir haberim var, Azad. Bu kadının tek bir saç teli için hayatını sikecek bir adam tanıyorum."
Azad Ağa kaşlarını çatıp Metehan'a ve ona doğrultulmuş silahlara baktı, çok da korktuğu söylenemezdi. Tam bu sırada elinde beyaz gül buketiyle köşeyi dönen Serhat'ı gördüm.
Metehan sırıttı. "İyi insan lafının üstüne gelirmiş. Ona ne açıklamamı istersin?"
Serhat'ı görünce içime yayılan güven duygusuyla afalladım. Bakışlarım dudaklarına kaydı, gülümsüyordu. Onu bu şekilde görmek karnımın içinde var olduğunu bilmediğim kelebekleri hissetmemi sağladı.
Serhat Arslan, ağır çekimde yürümeye başladı ya da ben öyle hissettim çünkü her hareketini uzun bir süre dikkatle izledim. Üstünde geceliğimle aynı renkte bol tişört ve dökümlü kumaştan pantolon vardı. Evren bizimle oyun oynuyor olmalıydı. İkimizin de aynı yanağı kırmızıydı ve dudak köşesi patlamıştı.
Bakışlarını buketten kaldırışını izledim. Gözleri sanki burada olduğumu hissetmiş gibi doğrudan beni buldu. Sızlayan yaralarımı görünce gülümsemesi donuklaştı. Tüm ruh hâlimi hissetmiş gibi kaşlarını çattı, dikkatlice adamlarının silah doğrulttuğu kişileri inceledi. Bakışları Azad Ağa’nın sırtında diğerlerinden daha fazla durdu. Az çok neler olduğunu kavrayınca beyaz gül buketini yana indirip adımlarını hızlandırdı.
Azad Ağa, dünyanın en haklı insanı olduğunu ya da Metehan'ın bir şekilde durumu anlayacağını düşünerek başıyla beni gösterdi. "Bu kadınla berdelim var, Meto. Arkanda duran kadın karım sayılır. Onu bana verin, biz de olayı büyütmeden gidelim."
Serhat'ın kaşlarının hızla kalkıp indiğini gördüm. Yüzündeki ifade biraz... garipti. Birkaç adım sonra Azad Ağa'nın yanına varıp elini omzuna yerleştirdi. Serhat'ın gelişini fark etmediği için omzuna dokunulmasıyla refleks olarak arkasını döndü.
Serhat'ın yüzündeki alaycı ifade değişmedi. "Oldu olacak düğününüzü de ben yapayım mı?" Dudak kıvrımları belirginleşti. "Kraliyet düğününe ne dersin? Sizi en prestijli otelimde ağırlarım, balayına da Umman'a gelirsiniz."
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Önce Metehan'a sonra da Serhat'a baktım. Onlar beni… Azad Ağa'ya mı vereceklerdi?
Annemin feryat eden çığlık seslerine uyandım. Uyku sersemi gözlerimi kırpıştırdım. Hemen kapının girişinde babamı gördüm, şaşkınca avuçlarına bakıyordu. Elinde ışığı ayna gibi yansıtan ve gözlerimi rahatsız eden düz bir parlaklık vardı. Koltukta oturur pozisyona gelince yerdeki lekeleri fark ettim.
Bu kırmızılık da neydi? Boya? Ketçap? Annemin... k-kanı...
Gözlerim büyürken az önce beni uykumdan uyandıran çığlık seslerini algıladım. Koltuktan kalktığım gibi yerde son anlarını yaşayan annemle karşılaştım. Neler oluyordu?
"Anne?'' dedim ürkekçe. Annemin entarisi… artık... krem rengi değildi.
Babama baktım. "Baba. Baba ne oldu?''
Birkaç saat önce sinemadan dönmüştük. Annem ve babam, ben uykuya dalmak üzereyken karşımdaki koltukta gittiğimiz film hakkında konuşuyor, gülüşüyorlardı.
Annemin yanına oturdum. "Anne? Anne, iyi misin?'' Yapabildiği tek şey bana baygın gözlerle bakmak oldu. Elim istemsizce yanaklarına gitti.
"Baba... Ambulans?'' Sesimi duyup duymadığına emin olmadım. "Baba, hemen ambulans çağır!''
Olduğu yerde öylece bizi izliyordu.
"Ben mi yaptım?''
Sorusuna anlam veremeyip kaşlarımı çattım. Babam şoka girmiş gibi elindeki keskin metale sonra da parmaklarına bulaşmış koyu, jel kıvamındaki kırmızılığa baktı. Bakışları bize dönerken yüzünün beyazlamış olduğunu fark ettim.
Yerimden kalkıp konağın çıkışına yürüdüm. Dış kapıyı açınca tüm gücümle bağırdım. "Dapîr! Ap! Bıraşîr! Kimse yok mu? Yardım edin!''
Aşağıdan gelen ayak sesleriyle annemin yanına geri döndüm. "Dayê. Dayan, dayê. Geliyorlar... Hemen hastaneye gideceğiz. Az daha dayan.''
Son gücüyle yüzüme bakıp gözlerini kapattı. Uğultular... Baş dönmesi... Etrafa yayılmış metalik kokunun genzimi yakması... Yanımdaki konuşmaları ve feryatları duymuyordum.
Tırnaklarım deli gibi tenime batıyordu ama canım acımıyordu.
Kalabalığı inceledim, bu kadar insan ne zaman gelmişti? Zaman algımı tamamen yitirdiğimi fark ettim. Bakışlarım babama kaydı. Olduğu yere oturup ellerini başına götürmüş, kendi kendine mırıldanarak sallanıyordu. Sanırım... o da olanlara inanamıyordu.
Yerimden kalkıp konağın balkonuna ilerledim. Yalnızca birkaç saat uyumuştum, hâlâ rüyada olabilirdim. Bu yaşananlar... hepsi... birbirlerine aşkla bakan annem ve babamın yaşayacağı şeyler değildi. Sadece aptal bir rüyanın içindeydim. Canım çok yanıyordu, boğuluyordum.
Taş korkuluğa tırmanırken, rüzgâr yüzüme vurup saçlarımı geriye savurdu. Bir an bile düşünmedim.
Herkes buna intihar dedi, ben ise uyanış... Her gece aralıksız gördüğüm kâbuslardan sadece biriydi.
Yavaşça yataktan kalkıp odamın perdesini açtım. Elimi göğsüme yerleştirip mırıldandım. "Hepsi geride kaldı.''
Bugün teyzemi ziyarete gidecektim. Bu yüzden hastaneye gitmek için özenle hazırlandım. Hiçbir şeyi unutmadığıma emin olduktan sonra evden çıktım.
Teyzemin hastane masraflarını karşılayan adamın, mimarlık ofisinde staj yapıyordum. Daha doğrusu onun şirketlerinden biriydi, çok fazla şirketi vardı. Tanınan bir aileden geliyordu, hayırseverdi. Hiç yüz yüze görüşmemiştik ama onu sosyal medyadan ve haberlerden takip ediyordum. Bu adama karşı hayranlığım gün geçtikçe artıyordu.
Haftanın üç günü staja, iki günü de üniversiteye gidiyordum. Hayatım çalışmak ve hayatta kalmak üzerine kuruluydu. Güçlü bir kadın olmak istiyordum. Aslında... hissizleşmiştim. Herkes beni soğuk görürdü, çok arkadaşım da yoktu. Yeni tanıştığım insanlarla bağ kurmakta zorlanıyordum.
Yüreğim yaralanırken sadece seyirci kalmıştım.
O günden sonra bedenim donmuştu.
Bir türlü ısınamıyordum.
🥀 ~ ✨ ~ 🥀
"Hoş geldin, Mehtap.''
İlknur ablaya baktım. "Hoş buldum, abla.'' Masamın üstündeki kâğıtları gördüm. "Bunlara fotokopi mi çekilecek?''
Başını salladı. "Evet, tatlım. Sana zahmet olmazsa...'' Bir şey hatırlamış gibi duraksadı. "Ha bu arada! Bugün önemli bir görüşmemiz var. Sen de toplantıya katıl. Burada kalmaya karar verirsen bu projede yer alabilirsin.'' İmayla göz kırptı. "Özel bir proje.''
Tebessüm ettim. Bu proje beni heyecanlandırmıştı. İlk defa başından beri bir projede yer alacaktım. Bunun beni nasıl geliştireceğinin farkındaydım. Okulda verilen eğitim teorik düzeydeydi ve gerçek hayattaki uygulamalarla farklılıkları vardı. Hatta bize öğretilen bazı bilgiler ve programlar eskiydi. Burada staj yaparken, güncel ve pratikte işime yarayacak bir sürü yeni bilgi öğrenmiştim.
Ofisin içinde bir hareketlilik oldu. "Mehtap... Güzelim, Necmi Bey'e haber ver. Misafirimiz geliyor.''
İlknur abla yerinden kalkıp çift kanatlı cam kapıya ilerledi. Hızla kurucu mimarımızın odasına yöneldim. Ofisin kapısı açıktı.
"Necmi Bey, misafirimiz geliyor.'' Necmi Bey telaşla yerinden kalktı. Gelen kişi önemli biri olmalıydı yoksa bu kadar telaş yapacak biri değildi.
Necmi Bey önde, ben arkasında, çift kanatlı cam kapıya doğru yürürken kapı aralandı. Ofise esmer tenli genç bir adam girdi. Yanındaki insanlarla konuşuyordu. Benden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim bu adam, ofisteki herkesin başının merakla ona dönmesini sağladı. Önemli biri geleceği için bu kadar genç birini beklemiyordum. Üzerinde logosu olmayan beyaz bir tişört ve bol, dökümlü bir kumaş pantolon vardı. Teninin kavrukluğuna tezat gözüken bu beyazlık, âdeta etrafına ışık saçıyordu. Bir anda kendimi bu adamın hangi parfümü kullandığını merak ederken buldum. Hemen ardından bu düşünceden rahatsız olup kaşlarımı çattım.
Necmi Bey'in birkaç adım arkasında durup beklemeye başladım. Necmi Bey, elini uzatıp kendisini tanıttı. Beyazlar içindeki adam aynı şekilde karşılık verdi. Necmi Bey'in elini sıkarken, "Serhat Arslan,'' dedi. Ses tonu sert ve güçlüydü ama sanki hafif bir aksanı vardı. Belki de doğduğum topraklardan biriydi. Doğudan olabilir miydi?
Her zamanki donuk ifademle başımı kaldırıp ona baktığım sırada göz göze geldik. Hayatımda ilk defa bedenimde bir elektriklenme hissettim. Sanki görünmez bir güç, onun bakışlarından tüm vücuduma kıvılcımlar yayıyordu. Rahatsız olup başımı Necmi Bey'e çevirdim ve kaşlarımı yeniden çattım.
Serhat Bey ile birlikte gelenler, siyah takım elbiseli daha çok koruma gibi gözüken kişilerdi. Onun buraya bu kadar beyazlar içinde gelmesi ve korumalarının simsiyah olması garip hissettirdi. Kendi kıyafetimi kontrol ettim. Ben de bugün beyazlar içindeydim. Etrafta ikimizden başka beyaz giyinmiş kimse yoktu. Belki de o yüzden böyle garip hissetmiştim.
"Mehtap, Serhat Bey ile gelenlerle ilgilenebilir misin? Onları misafir bekleme odasında ağırlayalım. İstekleri varsa görevli kadına söylersin.''
Başımı olumlu olarak salladım. "Tabii ki! Hemen ilgileniyorum, İlknur Hanım.'' Başkaları yanımızdayken ona resmi bir şekilde hitap etsem de yalnızken ya da birebir konuşmalarımızda daha samimiydik.
Korumaların bazıları dışarıda beklemek için çıktı, bazıları da beni takip ederek bekleme odasına geçti. İçlerinden birkaçı Türkçe konuşuyordu ama diğerleri farklı bir dilde iletişim kuruyordu. Kulağa Arapça gibi geliyordu, hatta konuştukları bazı kelimeleri anlamıştım.
Büyüdüğüm topraklarda Kürtçe, Zazaca ve Arapça konuşulurdu. Ailemin din eğitimine verdiği önem nedeniyle Arapça harfleri ve bazı kalıplaşmış cümleleri bilirdim ama konuşabilecek kadar bilgim yoktu. Ya da belki de kendime güvenmiyordum. Kürtçe bile duymayalı uzun yıllar oluyordu.
Babamın... annemi 17 farklı yerinden... Ah... Bunu düşünürken o anları hatırlamak bile zordu. Bizim... mutlu aile tablomuz, o gün sadece birkaç saatte yerle bir olmuştu. Babasının prensesi olarak anılırken bir anda katilin kızı olmuştum. Süt kardeşim Muhammed Baran ve teyzem dışında aile üyelerimden hiçbiriyle görüşmüyordum.
Annemin akrabaları, katilin kanını taşıdığım için benden nefret ediyordu. Babamın tarafı ise -özellikle dedem-, babamı reddederek onun soyundan olduğum için beni de istememişti. İşin aslı kız çocuğu olmam nedeniyle dedem tarafından yok sayılmıştım.
Küçük bir kız çocuğunu hiçbir yere sığdıramamışlardı.
Üstelik varlıklı bir aşirete doğmuştum, teyzem gibi maddi zorlukları da yoktu. Sadece beni istememiş fazlalık olarak görmüşlerdi.
Çektiğim fotokopileri gruplara ayırıp zımbaladıktan sonra cepli sunum dosyalarına yerleştirdim. İşim bitince hepsini yanıma alıp toplantı odasına doğru ilerledim.
Bakışlarım, cam bölmeli toplantı odasında konuşan İlknur ablaya kaydı. Ciddi yüz ifadesiyle slayttan bir şeyler gösteriyor, aklındakileri tane tane toplantı odasındakilere aktarıyordu. Bu anları kaçırmamak için acele etmeye başladım.
"Arap bir iş adamıymış. Bu kadar korumayla geldiğine göre epey zengin olmalı...''
Çaprazıma dönünce Ekin Bey'i gördüm. Kendisi tanıdığım en başarılı iç mimarlardan biriydi. Cümleyi bana kurduğunu fark edince kaşlarımı çattım. Burası iş yeriydi, oturup dedikodu mu yapacaktık? Hem... onun toplantı odasında olması gerekmiyor muydu?
Yüz ifademi inceledikten sonra alaycı bir tavırla konuştu. "Daha bu yaşta kırışıklığın var. Bu kadar fazla kaşlarını çatma, Mehtap.''
"Anlamadım?'' Ne demeye çalışıyordu?
İşaret parmağını kaşlarımın ortasına dokundurup gülümsedi. Onun dokunuşuyla kaşlarım düz bir hâl alırken irkildim. İstemsizce birkaç adım geriye kaçtım.
"Gün boyu kaşlarını çatmaya devam edersen genç yaşta botoks yaptırmaya başlaman gerekecek.'' Kalçasını dayadığı masadan ayırıp toplantı odasına ilerledi. "Ayrıca yürümek için bacaklarını hareket ettirmen gerekiyor. Hadi, Mehtap, sunum dosyalarını bekliyoruz.'' Cam kapıyı açık bırakıp içeriye girdi.
Hızlı adımlarla toplantı odasına ilerledim. Kapıyı kapattıktan sonra elimdeki sunum dosyalarını oturan kişilerin önüne bırakmaya başladım. Etrafı incelerken Serhat Bey'in bana baktığını gördüm. İlknur abla proje hakkında düşüncelerini anlatmaya devam ediyordu ama Serhat Bey'in tüm dikkati benim üzerimdeydi. Bu durum rahatsız hissetmeme neden oldu. Benden gözlerini çektiğinde ister istemez rahatladım. Bu sefer de Ekin Bey'i incelemeye başladı. Kapının önündeki konuşmamızı gördüğü için bizi incelediğini düşünüp onu görmezden geldim. En son Necmi Bey'in önüne sunum dosyasını bırakıp boş sandalyelerden birine oturdum.
İlknur ablanın bahsettiği proje çok büyüktü ve inanılmaz detaylıydı. Bodrum ve İstanbul'da yapılacak iki malikâneyi kapsıyordu. Konuk evi, hamam, sauna, bahçe ve kat terasları, spor salonu, yüzme havuzu, barbekü alanları, ateş çukuru, veranda, kat asansörü, özel otoparkı ve daha birçok sayamadığım detayı vardı. Hayranlıkla dinlerken proje hakkında notlar almaya devam ettim.
Malikânenin iç tasarım sunumuna geçildi. Ekin Bey, yerinden kalkarken bana göz kırpıp başıyla ekranı işaret etti. Bu öz güvenli hareketi yine harikalar yarattığını gösteriyordu. Bu denli az çalışıp nasıl her defasında başarılı olabiliyordu? İlknur abla yerine otururken Ekin Bey kendi sunumuna başladı. Ardından peyzaj mimarı, projenin içinde yer alacak teknikerler, inşaat mühendisi, makine mühendisi ve elektrik mühendisi de fikirlerini söyledi. Serhat Bey, projeyi onayladıktan sonra ekibimiz kendi arasında yapılacakları tartışmaya başladı.
Ekin Bey, "İlknur, fazladan bir kişiye daha ihtiyacım olacak. Ölçümler yapılacak, ön çalışma çıkarılacak ve kullanılacak malzemeler belirlenecek,'' dedi.
İlknur abla derin bir nefes alıp camın arkasında çalışan mimarlara, mimarların asistanlarına ve stajyerlere baktı. Gözleri bir anda beni buldu ve Ekin Bey'e dönüp, "Ne dersin?'' diye sordu.
Ekin Bey, göz ucuyla beni süzdü. "Bana böyle bir projede stajyer mi vereceksin?''
İlknur abla kendinden emin bir ifade takındı. "Stajyer gözüyle bakmadığımı biliyorsun.'' Bakışları birkaç saniye bana kaydı. "Hem çok çalışkan hem de başarılı... Bizimle devam etmeye karar verirse projede yer almaması için bir neden göremiyorum.''
Yerimde dikleşip Ekin Bey'in gözlerinin içine baktım. "Sizin için de uygunsa tabii ki isterim.'' Aklıma gelen detayla yerimde kıpırdandım. "Yüksek lisans düşünüyorum, tam zamanlı çalışamam ama...''
"O zaman asistanım olursun.'' Ekin Bey, sözümü kesip İlknur ablaya döndü. "Senin için uygun olur mu, İlknur?'' Başını salladı. Gerekli onayı alınca tebessüm edip önümdeki sunum dosyasına ve notlarıma baktım. Stajyerlikten asistanlığa... Burada kalmaya devam edecektim.
Necmi Bey, hafif alaycı bir tonda konuştu. "Sakın yeni asistanını da çok çalıştırıp Erasmus değişimine kaptırma!'' Ekin Bey'in sert bakışları ona dönünce toplantı odası bir anda buz kesti. Havada oluşan gerginlik hissedilebilecek boyuttaydı.
İlknur abla, durumu açıklamak için bana döndü. Sanırım o da Necmi Bey'in alaycı sözlerinden rahatsız olmuştu. "Ekin'in şansına onun asistanları hep Erasmus için aramızdan ayrılıyor.''
İçimdeki dürtüyü bastıramadım. "Umarım o şansa ben de sahip olurum.''
Yurt dışına çıkmak, yeni yerler görmek, farklı kültürler tanımak isterdim.
Mesai bitiminin ardından çocukluk arkadaşım Batu'yu beklemek için ofisten çıktım. Bugün beni hastaneye Batu bırakacaktı. Merdivenleri indikten sonra kaldırımın sağ tarafına yürüyüp yolun kenarında beklemeye başladım. Benden birkaç dakika sonra Necmi Bey, yanında Serhat Bey'le birlikte binadan çıktı. Bir süre karşılıklı konuştular. Necmi Bey, misafirini uğurlayıp ofise geri döndü. Serhat Bey ise merdivenlerden inmeye başladı. Bu sırada hemen sağ tarafımda bir hareketlilik oldu. Korumalarla birlikte gelen siyah renk arabalar dikkatimi çekti.
Serhat Bey, yanımdan geçip arabalara yönelirken tereddütle duraksadı. "İsmin?''
Kaşlarımı çatıp ona baktım. "İsmim?'' Şaşırdığım için istemsizce onu tekrar etmiştim.
Komik bir şey duymuş gibi gülümsedi. "Herkesin bir adı olur. Senin yok mu?''
Sorusuna karşılık rahatsız hissedip en ciddi ifademi takındım. Onu aşağıdan yukarıya iğneleyici bir ifadeyle süzüp en son gözlerinin içine baktım. "Herkes gibi tabii ki benim de bir adım var. Ama... sizinle samimi olacak kadar yakınlığımız var mı? Yok.'' Başka bir şey söylemeden önüme döndüm.
Bir süre bekledikten sonra kahkaha atmaya başladı. Hele, delinin zoruna bak!
Bu tarz adamlar varlıklı oldukları için her şeyi elde edebileceğini sanıyordu. Dedem de böyle bir adamdı.
"İstersen seni gideceğin yere kadar bırakabiliriz?'' Saniyesinde iğrenerek yüzümü buruşturdum. Yaşadıklarımdan sonra yabancı insanlara... özellikle de erkeklere güvenmezdim. Bu kadar erkek korumanın olduğu ve benimle gereksiz samimiyet kurmaya çalışan bir adamın bulunduğu arabaya asla binmezdim.
.png)