
Yeraltı dünyasında "Deccal" olarak tanınan Arven, masanın ve gücün gerçek sahibi olmak için savaşırken en büyük engellerden birini kendi babası Kalender Kandemir olarak görür.
Babası, annesinin katillerini bulup hesabı sorana kadar onu hem unvanına hem de hak ettiği güce layık görmez; adeta onu bu mirastan mahrum bırakarak kendi elleriyle sınar.
Tüm bu kanlı pusu planlarının, ihanetlerin ve yeraltının karanlık dengelerinin ortasında ise hayatına giren Reis Candar vardır. Arven kimseye güvenmemeyi, duyguları bir zayıflık olarak görmeyi öğrenmiştir; fakat Candar’ın ona duyduğu inatçı aşk, her koşulda arkasında duruşu ve kural tanımaz kraliçesine olan hayranlığı, bu demirden kadının bile surlarında çatlaklar oluşturur.
Arven bir yandan babasının onayını alıp tahtını kesinleştirmek için düşmanlarını avlarken, diğer yanda kocasının ona sunduğu bu derin ve sarsılmaz aşkla sınanır.
Annesinin ölümünün arkasındaki asıl hain kimdi?
Babası onu gerçekten reddetmiş miydi, yoksa bu acımasız dünya için bir sınav mıydı?
Ve Arven, herkesin maske taktığı bir ortamda kalbini ilk defa birine tamamen emanet edebilecek miydi?
Reis Candar & Arven Reis Kandemir
ARK Evreni İçindeki Serilerin Tarih Sıralaması:
(Her seri üç kitaptan oluşmaktadır)
Mehtap (2017 - 2022)
Arya (2023 - 2024)
Venüs (2027 - 2029)
Arven (2044 - 2047) ~ Bu hikâyenin serisidir, üç kitaptan oluşmaktadır ~
Bu ürün fiziksel bir kitap değildir. Satın alma işleminin ardından Ruyam Books hesabınıza tanımlanan ve elektronik ortamda erişime açılan dijital içeriktir.
Dijital içeriğe erişimin sağlanmasının ardından, ilgili mevzuat kapsamında cayma hakkına dayalı iade yapılamamaktadır. İçeriğin erişilememesi, eksik veya ayıplı sunulması hâllerinde tüketicinin yasal hakları saklıdır.
Arven - Birinci Hikaye - ARK Evreni
Yeni Yıl İndirimi · Kış İndirimi
‘’Ne oluyor?’’ Anında silahıma sarıldım.
Canberk, ‘’Biri yolu kapatmış, efendim,’’ diye cevap verdi.
Canberk, aslında babamın adamlarından biriydi. Annemin ölümünden sonra benim ekibimde katılmış ve sağ kolum olmuştu.
Önümüzdeki kapanmış yoldan şüphelenerek, ‘’Herkese haber ver, pusu olabilir,’ dedim. Arabayı süren adamıma dönüp, ‘’Yavaşla ve çok yaklaşma!’’ diye talimat verdim.
Normalde keskin nişancılarım ve korumalarımla hareket ederdim. Masanın yanına uğradığımız için sadece iki arabaydık. Eğer bir pusu kurulduysa arabalarda 8 kişiydik. Buradan kurtulmamız imkânsız olurdu.
‘’Canberk, herkes silahlansın.’’
Eğer biri bu yolda bize tuzak kurduysa bu kişi kesinlikle masadan biriydi çünkü başka kimsenin şu an burada olduğumdan, bu yolu kullanacağımdan haberi yoktu. Türkiye’de olduğumu bile çok az kişi biliyordu.
Arkamızdaki arabadan bir koruma çıkarak yolu temkinli bir şekilde kontrol etti. Arkasını dönüp başını, ''Bir şey yok,'' der gibi salladı. Bir anda bedeni öne savrulunca vurulduğunu anladım.
Hiç düşünmeden arabadan çıkarak pozisyon aldık.
‘’Canberk, tüfeğim?’’
Oturduğum yerin altını işaret etti. Elimi oraya attığımda bir sırt çantasıyla karşılaştım. Hızla tüfeği kurarak hazır hâle getirdim. Bu sırada bizimkiler de ellerinden geldiği kadarıyla beni korumaya çalıştı.
Arabanın altına yatarak görebildiğim hedefleri dürbünle taradım. Ellerinde normal silahlar vardı, profesyonel bir ekip değillerdi. ‘’Canberk, asker değiller.’’
‘’Masadan birinin adamları mı?’’ diye sordu.
Kaşlarımı çattım. ‘’Hangi koduğumun salağıysa şuradan bir çıkayım. Kimse o mal, tepesine çökeceğim.’’ Hangi aptal beni karşısına almaya cüret edebilmişti ki? Benim kim olduğumu bilmiyorlar mıydı? Ne halt dönüyordu burada?
Kafamı yeniden tüfekten kaldırdım. ‘’Ağaçların arkasında 10 araba saydım. Açıkta duran adamlar var önce onları indireceğim sonrası Allah kerim. Çok da mermimiz yok gibi.’’
Her zaman yanımda gizlediğim kasaturayı belime sabitledim. Acil bir durumda oradan çıkarıp kullanabilirdim. Önce annemin arabasına kurulan pusu... şimdi de bu… Birileri feci şekilde ölerek can vermek istiyordu, kendilerine de Azrail olarak beni seçmişlerdi. Önüme çıkan hedefleri tek tek avladım. Bir yandan da kendi adamlarıma talimatlar verdim. Bize göre fazlasıyla üstünlerdi ama önemli değildi, buradan öyle ya da böyle çıkacaktım.
Yoğun bir çatışmanın ardından karşı tarafta az kişi kalmıştı buna rağmen bizim mermilerimiz bitmişti. Onlar bize oranla daha hazırlıklıydı ve kapalı yoldan gelen yeni araçlar vardı.
Elimin üstündeki implanta üç kez tıklayarak sos sinyali gönderdim. Buraya daha fazla müdahale edemezdik. Adamlarımdan dördü ölmüştü, sanırım biri de yaralıydı.
‘’Canberk, yaralıyı al gidelim. Mahmut, nerede?’’
‘’Araba çalışacak mı ki? Hem arkamızdan takip edecekler?’’
‘’Çok konuşuyorsun, Canberk. Ne diyorsam onu yap.’’
Sadece emrime uydu. Genelde saygısız biri olarak tanınırdım zaten benim saygı duyacağım kişiler benden üstün olmalıydı ya da bir şekilde saygıyı kendileri kazanmalıydı.
Hâlâ üzerimize silah sıkılırken arkadan dolanıp arabaya bindik. Arabaların camları parçalanmış ve her yerleri delik deşikti. Profesyonel olduğumuz için iyi iş çıkartmıştık yoksa şimdiye çoktan diğer tarafı boylamıştık. Mahmut'un yanımda olması büyük şanstı, ikimiz minik bir orduya bedeldik. Gerçi en doğru hamlemiz pusu kurdukları yere yaklaşmadan durmamız olmuştu. Aramızdaki mesafenin fazla olması benim de tüfeğimin yanımda olması, onlara oranla bizi avantajlı duruma geçirmişti. Silah menziliyle tüfek menzili arasında devasa bir fark vardı.
Mahmut, arkamdaki koltuğa oturdu. Bakışları yanındaki yaralı adamda gezindi.
''Nereye kayboldun, lan? Hanımını burada mermi yağmuruna tuttular, sen yoksun.''
O sırada uzaktan şiddetli bir patlama sesi duyuldu.
Mahmut, elini havaya kaldırıp, ''Oradaydım,'' dedi.
Canberk, arabayı çalıştırıp sürmeye başladı. Ona dönerek, ‘’Sen çok yaşlandın artık, önünü görebiliyor musun?’’ diye dalga geçtim.
Ağzı açık kalmış gibi bir bana bir de yola baktı. Neden şaşırmıştı ki?
‘’Şu durumda bile dalga mı geçiyorsun? Arkamızda bir dolu adam var.’’
Ona göz kırptım. ‘’Eee, ne olmuş? İlk defa mı bu durumda kalıyoruz?’’
‘’Sen annenden de manyaksın.’’
‘’Ne kadar da ayıp, insan hiç kraliçesiyle böyle konuşur mu?’’ diye şakıdım.
Yaralı adamın iniltisiyle ona döndüm. Hızlı giden arabada yapabildiğim kadarıyla ilk yardımını yaptım, tabii Mahmut'un da yardımıyla...
‘’Geçen sene hani ben omzumdan vurulmuştum ya, tam aynı yere denk getirmiş puştlar.’’
Söylediğime yaralı adamım bile sırıttı.
Omzumu oynattım. ‘’Hâlâ biraz ağrıyor ama... Korkma, senin de birkaç yıla bir şeyin kalmaz.’’
Muhtemelen o da birkaç defa yaralanmıştı. Bizim için vurmak vurulmak falan normal şeylerdi. Zaten incecik bir ipin üstündeydim, bunun bilincinde olduğum için her an ölümle burun buruna yaşamaya alışmıştım. Son yıllarda daha çok güçlenmiştim, haliyle düşmanlarım da artmıştı.
Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri'nde sahip olduğum statüden sonra… Ama şimdi gel gör ki lideri olmam gereken masa tarafından ihanete uğramıştım. Yine ve yeniden… Bu yüzden kimseye güvenmiyor ve acımıyordum.
Canberk’e sağdaki tabelayı işaret ettim. ‘’Aşiretlerde tanıdığım var, bu yoldan git.’’
Doğuda Meto’nun yönettiği aşiretler vardı. Telefon çeken bir yere geçebilirsek buraya anında bir sürü adam yığardık. Meto iyice yaşlandığı için aşiret liderliğini genç oğluna bırakmıştı. En son bodrumdaki yazlığında emeklilik hayatı yaşıyordu yine de benim kelimelerim, onun gibi adamlar için birer emirdi.
Mahmut, ‘’Acil durum hattına bağlanan kimdi?’’ diye sordu.
Bakışlarım onu buldu. ‘’Sinyali ben gönderdim ama merkeze bağlanmadan önce herhangi bir cevap gelmedi.’’
Acil durum çağrıları 100 km içindeki hatlara iletilir ve eğer biri dönüş yapmazsa hızla merkeze bağlanırdı.
Mahmut'un kaşları havalandı. ‘’Emin misin? Bana acil durum bildirimi düşünce hatta girmeye çalıştım, izin vermedi. Sen biriyle konuşuyorsun sandım.’’
‘’Ne?’’ dedim şaşkınlıkla. Benden düşük, Mahmut'dan yüksek yetkide birinin çağrıda bulunması gerekiyordu.
Mahmut, ‘’Sen merkezle konuşurken sistemsel bir hata olmuş olabilir mi?’’ diye sordu.
‘’Olamaz. Sen merkezdeki herhangi bir askerden daha aşağıda bir rütbede misin?’’
Başını olumsuzca salladı. Onun ve benim aramdaki rütbede bulunan kişiler... çok belirli özelliklere sahipti.
‘’Hay sokayım,’’ diye mırıldandı. ‘’Hangi ülkenin hükümdarını kendine düşman ettin?’’
Kıkırdadım. ‘’Kraliçe olarak mı?’’
Başını salladı. ‘’Hepsini etmiştin, değil mi? Unutmuşum.’’
Canberk, gergince gülümsedi. ‘’En azından Umman'ı ve Suudi Arabistan'ı eleyebiliriz, Dubai zaten değildir.’’ Bana kısa bir bakış attı. ‘’Dayın senin için ortalığı birbirine katar, asla zarar görmene izin vermez.’’ Hı... Ne demezsin.
Dalga geçtim. ‘’Bak, gördün mü? Hepsini etmemişim işte. Geriye ne kadar emirlik kaldı ki? Hiç.’’
Mahmut, beklemediğim bir tepki verdi. ‘’Haklısın, diğerleri de zaten bunu yapmaya cüret edemez.’’
‘’Soktuğumun seçeneklerine bak. Baban ve dayım...’’
Kaşlarını çattı. ‘’Majesteleri?’’
‘’Saçmalama,’’ diye onu tersledim. ‘’İmkânı yok o asla bana ihanet etmez.’’
Mahmut, açıkça laf soktu. ‘’Ha, dayından şüpheleniyorsun ama kocandan asla öyle mi?’’
‘’Lan!’’ Başımı arkaya çevirmiştim ki ne olduğunu anlamadım, bir anda öne savruldum.
Karşımızdan gelen arabanın soldan bize çarptığını havada süzülürken gördüm.
Az önce içinde bulunduğum araba, hızla yoldan çıkıp yandaki tarlaya daldı.
Siktir, bir bu eksikti. Yüz üstü toprağa çakılmıştım. Kemer takmadığım için çatışmada tuzla buz olmuş ön camdan fırlamıştım. Kamu spotu, emniyet kemeri hayat kurtarır. Tüm bedenim feci şekilde ağrıyordu.
Kırığım olup olmadığını kontrol etmek için minik hareketler uygulamaya başladım. Parmaklarımda bir şey yoktu, avucumu açıp kapattım. Kollarımda ağrı vardı ama hareket ettirebiliyordum. Bir bacağımda sızlama vardı, kırık gibi değildi. Yavaşça boynumu kaldırmayı denedim onda da sorun yoktu. Geçen sene vurulduğum omzumda bir ağrı vardı. Hareket ettirdiğim gibi sol tarafıma şiddetli bir ağrı girdi. Siktir, ön tarafımdaydı.
Yoldan gelen seslerle hareketsiz kaldım. ‘’Yaşayan birileri varsa gerekeni yapın.’’
Bu adamlar, bize çarpan arabadan inenlerdi. Lanet olsun, üstümüze bilerek sürmüşlerdi. Bu yaptığımız kaza değildi.
İçlerinden biri, diğerlerine emir verdi. ‘’O kadının cesedini bulup getirin. Abim kullandıktan sonra müzeye koyacakmış.’’ Kim kimi kullanıyormuş, birazdan görürsün yavşak seni...
Belimi de hareket ettirebildim. Tamam, o kadar da kötü değildi. En azından beklediğimden iyi durumdaydım, iç kanamam yoksa ölmeyecektim. Nefesimi yavaşça düzene soktum. İyi, iyi... İç kanamam da yoktu.
Çalıların arkasına saklanarak dizlerimin üstüne çöktüm sonra da etrafı taradım. Saat gece yarısını geçtiği için arabanın farları sadece belli bir yeri aydınlatıyordu. Hareket etmekte zorlanıyordum bu yüzden karanlık olması benim için avantajdı.
Her tarafımı hareket ettirerek bu sefer de bağdaş kurdum. Evet, sağ bacağımda zedelenme, sol köprücük kemiğimde kırık vardı. Başımı arabanın önünde duran hıyarlara çevirdim. Tarlayla yol arasındaki çukura düşmüştüm. Canberk'in kullandığı arabaysa 500 metre kadar ilerimdeydi. Kaç metre yukarıdan düşmüştüm acaba? Demek ki bedenim epey sağlammış, Annem derdi de inanmazdım.
Elim belimi buldu, kasaturanın sapını tuttum. İyi ki yüz üstü düşmüştüm yoksa bu kasatura bir tarafımı delik deşik ederdi.
Çukura tutunarak yavaşça doğruldum. Yukarıdan gönderilen iki adam, telefon flaşlarından anladığım kadarıyla çukuru fark ettiler. Sırtımı toprağa yasladım. Flaştan yayılan ışık hemen önümden geçip gitti. Zıplama sesi duydum biri çukura indi sonra da başka bir tane duydum. Aha, sazanlar sizi, eğitimsiz köpekler.
Başımı sağa sola salladım. Kesinlikle askeri eğitim almamışlardı jundi rütbesindekiler bile iki askerin aynı anda çukura inmemesi gerektiğini bilirdi. Bu en temel yakın muharebe ve güvenlik kuralıydı. Askerlerden biri çukuru kontrol etmek için aşağıya indiğinde diğeri çukurun kenarında ayakta kalıp tetikte beklerdi. Bu yöntem çukura ineni düşmandan gelebilecek ani tehditlere karşı korumak ve güvenli bir şekilde alanı tarayabilmek için kullanılırdı.
Ne yazık... Şu an onlar için düşman bendim. Kasaturayı sıkıca kavradım. Usulca onlara doğru ilerledim. Önce etrafı kollamak yerine çukurdan tırmanan arkadaşına flaşını doğrultan aptalı sonra da diğerini etkisiz hâle getirdim.
Tabii bu sırada çıkan sesten ve telefon flaşlarından dolayı ifşa oldum.
Panikle konuşan birini duydum. ‘’Aşağıda biri var. Arabadan fırlamış olmalı, abi.’’
Konuşan adam hiç beklemeden silahını çıkarıp gelişigüzel üstüme doğru sıkmaya başladı. Yere yüz üstü çökerek erkeklerden birini üstüme çektim sonra da bana sıkan kişinin şarjörü bitene kadar bekledim. O ara verince yattığım yerden kalkıp kasaturamı ona doğru fırlattım. Karanlık nedeniyle adam görüş açımda değildi ama hareket sesinden nerede olduğunu anlamıştım. Diğer adamı gözlerimle taradığım sırada omzuma giren mermiyle sendeledim. Hay senin... Aynı yer olmak zorunda mıydı?
Az önce üstüme çektiğim adamın silahını alıp çukura siper aldım.
Ben hareketlenince şarjör değişip sıkmaya devam etti. Nerede olduğunu sıktığı yöne göre tahmin etmem gerekiyordu. Çukurdan başımı çıkardığım gibi açık hedeftim. Sanırım kasatura atışımdan tırsmış olacak ki çukura yaklaşmıyordu. Aslında şansı vardı ama korkaklığından siper aldığı arabanın arkasından ateş ediyordu. Duraksadığı gibi tek seferde kolumu uzatıp onu vurdum.
Önce bir yaslanma sesi duydum, anın şokuyla ne olduğunu anlayamadı sanırım öylece bekledi. Karşımdaki toprağa yaslanıp görüş açısına girdim, bakışlarımız birleşti. Göğsünden vurulmuştu. Tetiğe uyguladığım baskıyla arazide son kez silah sesi yankılandı.
Olduğum yerde başımı geriye -toprağa- yaslayıp bir süre bekledim. Lanet olsun, olan gene omzuma olmuştu.
Nefes alıp verdim, kolumu ani bir şekilde yukarıya kaldırıp ateş ettiğim için ağrım artmıştı.
Yerdeki adamın gömleğini tüm gücümle asılarak kopardım. Kolumun altından kumaşı geçirip omzuma doladım, ağrıyan yerin üstünü kapattım. Şimdi... bizimkiler ne durumdaydı?
Sorun omzumdan çok köprücük kemiğimdi ve gerçekten ağrısı başıma vuruyordu. Kolay kırıldığını bilirdim ama daha önce hiç kırmamıştım. O yüzden bu acı benim için yeniydi.
Ayağa kalkıp etrafı kolaçan ettim, tarlaya giren arabaya ilerledim. Sürücü tarafına geçince Canberk’in emniyet kemeri taktığı için koltuğunda olduğunu gördüm. Elimi uzatıp nabzına baktım, yaşıyordu. Arka koltuktaki yaralı adamımı kontrol ettim, ölmüştü. Mahmut arabada yoktu muhtemelen benim gibi bir yere fırlamıştı.
Bakışlarımı etrafta gezdirdim. Ne yazık ki karanlıktan bir şey gözükmüyordu. Silah seslerini duyduğu için bir yerlere kamufle olmuş olmalıydı. Yani... inşallah.
‘’Mahmut? Öldün mü lan?’’
Tarlanın içinden bir el yukarıya fırladı, epey uçmuştu. Konuşmadan el kaldırdığına göre ya göğsünde ya da belinde sorun vardı. Bağırmak istemediği için elini kaldırmış olmalıydı.
Dik dik eline baktım. ‘’İç kanama mı?’’
Sol elini hafifçe sağa doğru kaydırdı. İç kanama yoksa göğsünü eleyebilirdim. O zaman sağ omzunda ya da kolunda bir sorun vardı, hâlâ ayağa kalkmadığı için oyumu beline verecektim. Tamam... O zaman Canberk daha öncelikliydi.
‘’Az daha dayan, birazdan merkezden birlik gelir. Canberk'i çıkarayım sonra iki lafın belini kırarız.’’
Elinin hafifçe titrediğini gördüm sonra da hareket çekti.
‘’Ayıp ya, bir de gülüyor.’’ Kıkırdarken köprücük kemiğime giren ağrıyla öksürdüm.
Eliyle işaret yaptı. ‘’İyiyim, iyiyim. Milli oldum ben de sonunda kırdım köprücük kemiğimi...’’
Bakışlarım Canberk'i buldu. Şimdi ben onu bu hâlde nasıl çıkaracaktım. Omurgasını korumam lazımdı ama kendi durumum da pek iç açıcı değildi. Yine de arabanın patlama riski olduğu için Canberk'in kapısını açtım. Nabzını, nefesini ve ten rengini kontrol ettim. Bakışlarım ayaklarını buldu, el yordamıyla nazikçe bir sıkışma var mı diye baktım. Sağ elimi sağ omzuna atıp başını omzuma yasladım sonra da yaralı omzumun izin verdiği yavaşlıkta emniyet kemerine uzandım. Gözlerimi sımsıkı yumdum, üst bedenim gerilince canım inanılmaz acımıştı.
Kemerin tokasını açınca Canberk'in bedeni bana yüklendi. Kollarını ayarlayıp çenesini sağlama aldım. Omurgasını korumak için dizimle sırtını destekledim, yavaşça kendimle birlikte dışarıya çıkardım. Geriye doğru adımlamayı sürdürdüm. Ağırdı hem de çok. Arabayla aramızda gerekli mesafeyi açınca Canberk'i yere yatırdım.
Omzumun perti çıkmıştı ama yapacak bir şey yoktu. Mahmut'un az önce el kaldırdığı yere baktım. Birkaç nefes alıp verdim dengemi sağlayınca Mahmut'un yanına ilerledim. Tarlaya öyle bir gömülmüştü ki gözükmüyordu bile.
‘’Bugün de ölmedik çok şükür, Mahmut.’’
Yanına vardığımda yarım ağız gülüyordu.
‘’Niye yardıma gelmedin, lan? Gayet iyisin.’’
‘’Sağ kolum kırıldı galiba belimde de ağrı var.’’
Alay ettim. ‘’Sürünüp sol kolunla ateş etseydin, Mahmudi. Çok mu zordu?’’
Alay ettim. ‘’Sürünüp sol kolunla ateş etseydin, Mahmudi. Çok mu zordu?’’
‘’Gerçekten mi?’’ diye mırıldandı.
Sesi acımasız olduğumu öne sürer gibiydi. Bense sadece hayatta kalmasını istiyordum. Ya omzum yerine başımdan vurulsaydım?
‘’Canberk'in başındaki ve kıyafetlerindeki kan benim, soran olursa söylersin.’’
Bakışları üstümde gezindi.
‘’Gidip yedek olsun diye şu diğer adamın silahını alacağım. Bizimkiler gelene kadar ne olur ne olmaz.’’
Başını hafifçe salladı. ‘’İyi bir fikir gibi durmuyor, bayılacaksın.’’
‘’Yok ya, sen beni ne sandın? İki vurulduk birkaç kırığımız var diye hemen öyle salacak mıyız?’’
Arkamı dönüp birkaç adım attım. Ardından başım dönerek sendeledim. ‘’Hassikome...’’
Bedenimin gücünü geri kazanamadan yeri boyladım.
‘’Hanımım!’’ Sesini duymuştum ama gözlerimi açık tutacak hâlim yoktu, bayıldım.
Gözlerimi açtığımda bembeyaz bir ortam gözümü kamaştırdı. Uzun zamandır konuşmamışım gibi çıkan sesimle söylendim. ‘’Sokayım, hastaneye mi getirdiniz beni?’’
Ellerimi gözüme siper etmek için kaldırmaya çalıştığımda kalkmadı. Hah, kesin tutuklanmıştım.
Gözlerimi kısıp etrafa bakındım. Beklediğimin aksine burası hastane değildi. Gayet basit şekilde dizayn edilmiş bir odaydı. Düşmanlarım tarafından kaçırılmış olabilir miydim? Kaçırılmaya alışıktım bir şekilde kurtulurdum ama kim kaçırmıştı?
Odanın kapısı açılınca içeriye önlüklü bir kadın girdi.
‘’Asrın, iyi misin?’’
Asrın kimdi? Bunlar benimle dalga mı geçiyordu?
Sadece kaşlarımı çatıp ona baktım.
‘’Hâlâ sanrıların devam ediyor mu?’’ Oha. Ohaa... Daha büyük oha! Beni tımarhaneye mi kapatmışlardı? Vay canına!
Gözlerimin şaşkınlıkla açıldığını fark etti. ‘’İsmin, Asrın Adal. Geçirdiğin trafik kazasından beri buradasın. Ben de yeni tayin oldum artık doktorun benim.’’
Başımı onu onaylayarak salladım. ‘’Evet, öyleyim.’’
Kadının bedeni gerildi. Sen kim? Beni kandırmak kim? Dışarıda kesin bizi dinleyen birileri vardı. Söylediklerimi kayıt ediyor olabilirdi.
‘’Sen,’’ dedikten sonra önündeki evrakları kontrol etti. ‘’Kim olduğunu hatırlıyor musun?’’
‘’Evet, dediğin gibi Asrın Adal’ım.’’
Asrın kimdi tanımıyordum ama Adal soyadını biliyordum. Buradan yola çıkarsak bu olayın arkasında kesinlikle ya Umman Sultanı İlyas ya da sevgili dayım vardı.
Kadın ne yapacağını bilmiyormuş gibi gözleriyle odanın içini turladı sonra da evraklarını kurcaladı.
‘’Hadi işin bittiyse şu dışarıda bekleyen adamı çağır.’’
Göz bebekleri büyüdü. Arkasındaki kapıya bakıp yeniden bana döndü.
Gözlerimi devirdim. ‘’Sabaha kadar burada bekleyecek değilim, doktor.’’
Yerinden kalkıp odadan çıktı.
Gitmesinin üstünden birkaç dakika geçmişti ki kapıya doğru seslendim. ‘’Ne bu? Şimdi de sabır testi mi yapıyorsun? Yatan benim nasıl olsa beklerim ayakta olan düşünsün.’’
Kapı aralandı. İçeriye tahmin ettiğim kişilerden biri, özbeöz dayım girdi. Dayımı, annemin ölmeden önce yaptığı anlaşmayı kabul ettiğimden beri görmemiştim. Düğün törenine mecburi olarak katılmış ardından da emirliğine dönmüştü.
Az önce doktorun oturduğu sandalyeye yerleşti. Kaşlarını çatarak etrafa göz attı.
‘’Bir gün buraya geleceğimi biliyordum,’’ dediğinde anlamayarak ona baktım.
Tamam diğer insanlardan biraz farklıydım ama hala delirmemiştim. Zaten bizim sülale kendilerine has özellikleriyle değişik kadınlarla doluydu.
Bir süre odanın ufak penceresinden dışarıyı izledi. ‘’Annene sürekli bunu ima ederdim. Kısmet sanaymış.’’
Alaycı bir ifade takındım. ‘’Sen kim oluyorsun da beni burada tutabileceğini sanıyorsun?’’
Keskin bir dönüşle gözlerimin içine baktı. ‘’İşte bu yüzden, burada, bu hâldesin, Arven.’’ Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. ‘’Babam gibi sen de mi başlayacaksın? İkinizin yapamadığını yapmaya çalıştığım için mi bu kadar kızgınsın?’’ Hem babama hem de dayıma kızgındım.
Kollarını göğsünde bağladı. ‘’Anneni de geçtin sen. Dur durak bilmiyorsun. Bir ayda kaç kişiyi öldürdün?’’
Dudaklarım aralandı. ‘’Keyfime mi öldürüyorum? Bu benim işim. Aren’e de söylüyor musun böyle?’’ Kızgınlıkla karşı çıktım. ‘’Aaa, dur söylemiyorsunuz çünkü yer altını ona verdiniz.’’
Dayım söylediklerimi inkâr etmek için ağzını açmıştı ki araya girdim. ‘’Boşuna konuşma, yönettiği her şey bana ait. Tüm mal varlığı, tüm şirketler, masa bile benim. Siz sadece işimi zorlaştırıyorsunuz asla benim olanı benden alamazsınız.’’
Bıkkınlıkla yutkundu. ‘’Bu kadar asi olmak zorunda mısın? Senin iyiliğini istiyoruz. Normal bir hayatın olmalı.’’
Benimle dalga mı geçiyordu?
Adeta kükredim. ‘’NORMAL BİR HAYAT?’’
Kendimi tutamayarak kahkaha attım. Evet, işte şimdi deliye benziyordum.
Bir anda tımarhanede olmam gözüme çok normal geldi.
‘’Hepimizin gerçekten de çok normal bir hayatı var, çok ama çok haklısın. Annem pusuya düşürülüp öldürüldü siz ise olayın üstünü örttünüz. Aren’in tek düşündüğü cesedi ortada olmayan hamile karısı...’’ Birkaç derin nefes alıp verdim. ‘’Hiçbiriniz annemin planlı bir şekilde orada olduğuna inanmıyorsunuz.’’
Ben emindim pusuya düşürülmüştü ama bana inanmıyorlardı. Hiçbiri aramızda hainler olduğunu kabul etmiyordu. Hepsi bu iğrenç olayın trajedi olduğu konusunda hemfikirlerdi.
Dayım sadece, ‘’Verdiğin kararlar... yanlış. Masum insanlara da zarar veriyorsun,’’ dedi.
Beni anlamasını ümit ederek gözlerinin içine baktım. Yüz ifadesi hiçbir şekilde değişmedi. Dayımın bile beni anlamadığına emin olduktan sonra başımı iyice yastığa gömdüm.
Annem onların önünde büyük bir engel olduğu için annemi bu şekilde ortadan kaldırmışlardı.
‘’Bir gün haklı olduğumu anlayacaksın ama iş işten geçmiş olacak.’’ Nasıl gördüklerimi görmüyorlardı, hayret ediyordum. ‘’O zaman ben çoktan intikamımı almış, tahtımda oturuyor, keyifle bol şekerli Türk kahvemi içiyor olacağım.’’
Dayım sandalyesinden kalktı. ‘’Senin için sahte bir kimlik ayarladım, bir süre burada kal.’’
Dalga geçiyor olmalıydı, beni hiçbir güç tımarhanede tutamazdı.
İtiraz etmemi beklemeden konuştu. ‘’Eğer kaçmaya kalkarsan babana her şeyi anlatmak zorunda kalacağım. Ölümle burun buruna geldiğini duyduğunda eminim onun seni terbiye etme tarzı çok daha farklı olacaktır.’’
Babam, 'Annenin ölümünde parmağı olan herkesi ortadan kaldır, o zamana kadar da gözüme gözükme' demişti. Şimdi beni bu halde görürse ortalığı fena karıştırırdı. Üstelik hala verdiğim kararları kabul etmemişti. Beni ne unvanıma ne de mal varlığına layık görmüyordu.
Annemin katilini öldürdüğümde babamın gücünün sahibi olacaktım. Bu şekilde Aren’i de devre dışı bırakacaktım. Türkiye’de rakipsiz bir liderliğim olacaktı. Yani bir süre burada kalmaktan başka çarem gözükmüyordu. Kalacak mıydım? Tabii ki, hayır. Bir çözümünü bulurdum, yerime başkasını falan sokardım. Bunu oturup düşünmem gerekiyordu.
Dayım yanıma gelip yüzümdeki saçları çekti ve alnımdan öptü. ‘’Her şey üst üste geldi farkındayım. Burada kal ve biraz dinlen yoksa gerçekten delireceksin.’’
Alaycı şekilde gülümsedim. ‘’Gerçekten burayı annem için mi satın almıştın?’’
Bana karizmatik bir bakış attı. ‘’Kime niyet, kime kısmet artık.’’ Kapıya doğru döndü. ‘’Bu sayede kuruntularından da kurtulursun belki. Herkesi kendine düşman belledin aslında sana yardımcı olmaya çalıştığımızı görmüyorsun.’’
Kapıya doğru ilerleyince, ‘’Dayı,’’ diye mırıldandım. Tam kapının önündeyken başını bana çevirdi.
‘’O yoldan o saatte geçeceğimizi sen bile bilmiyordun. O masadaki kişiler dışında kimse yeri ve zamanı bilmiyordu.’’
Dayım, söylediklerimi kısa bir süre düşündü. ‘’Ama kuruntu yapıyorum, değil mi? Masadaki biri hain olamaz çünkü hepsi aile üyelerimiz.’’ Aslında masa kurtlar sofrasıydı ben de sürülerine sürekli çomak sokarak uslu durmalarını sağlayan terbiyecileriydim.
Tereddütle sordu. ‘’Dün gece masada ne yaşandı?’’
Sırıtarak ona baktım. ‘’Ben nereden bilebilirim? Unuttun mu? Ben Asrın Adal’ım.’’
Asrın Adal kimdi? İn miydi yoksa cin miydi en ufak fikrim yoktu. Yapmak istediğim tek şey dayımın aklına kuşku düşürmekti. Bu sayede dayıma ileride ihtiyacım olduğunda bana yardımcı olabilirdi.
Başını önüne çevirdi. ‘’Haklısın,’’ diyerek odamdan çıktı.
''O kadar mükemmelim ki her konuda çok iyiyim. Haklılık da buna dâhil.''
Resmen tımarhanelik olmuştum, muhteşem. Şu an deli olduğum için cezai ehliyetim yoktu, değil mi? Umarım yoktur.
O zaman an itibariyle ben bir deliyim. Peki ne zamana kadar?
“Ne oldu, teyze? Bu kanalı beğenmedin mi?” diye sordum. Kaşlarını çatmış tuhaf tuhaf bana bakıyordu.
Arkadaki hasta bakıcıya döndüm. “Canım bana bir vişne suyu lütfen.” Gerçekten tatilde gibi hareket ediyordum.
Hastalardan biri boş duvara bakarak, “Babanın uşağı mı var? Kalk kendin al,” dedi.
“Amca! Aha...'' Elimle etrafı gösterdim. ''Bu kliniğin sahibi benim. Tabii ki uşağım var, hepsinin maaşlarını ben ödüyorum.”
Üç saattir bakıştığı duvardan gözlerini çekti. Yaşlı yüzüyle beni iğrenç bir ucubeymişim gibi inceledi.
“Abla, çok terbiyesizsin.”
Dayanamayıp kahkahayı bastım. Gelmiş 100 yaşına bana abla diyordu, şuna bak, bir ayağı çukurdaydı.
Kendi kendime söylendim. “Şurada bir tane akıllı insan yok.”
Aynı hasta bakıcıya döndüm. “Bunların arasında siz de delirmiyor musunuz?”
Kadın bana gülümsedi. “Sen geldiğinden beri buralar daha eğlenceli.”
Etrafımdakileri gösterdi. “İlaç kullandıkları için genelde sessizdirler. Öyle kendi kendilerine takılırlar.”
“Ya,” diye uzattım. “Şu ilaçlardan biraz da bana versenize belli ki güzel kafa yapıyor.”
Kahkaha attı. “Senin onlara ihtiyacın yok, senin kafan zaten pırıl pırıl.”
Gözlerimi devirerek gündüz kuşağını izlemeye devam ettim.
“Bugün yeni hasta bakıcılar gelecek. Çok fazla gevezelik yapıp üstlerine gitme.”
“Kim? Ben? Asla.” dedim ama yapacaktım. Burada başka eğlencem yoktu.
“Sıkıldım, ben gidip biraz müdürü darlayayım.”
Ayağa kalkıp müdürün odasına doğru ilerledim. Beni görenler bana zaten dokunmuyordu.
Haftada üç kez özel bir psikiyatristle görüşüyordum, onun dışında tatildeymiş gibi tımarhanede takılıyordum. Buradakiler gibi ilaç da kullanmıyordum. Sabahları sporumu yapıp sonra da televizyonda gündüz kuşaklarına bakıyordum.
Beni korumak için adamlarım ve keskin nişancılarım, yakındaki konutlara konuşlandırılmıştı. İstersem buradan elimi kolumu sallayarak çıkardım ama dayımın beni buradan çıkarmasını bekliyordum. Eli kulağındadır daha ne kadar burada kalacaktım ki? Yaralarım bile iyileşmişti.
Müdürün kapısını çalmadan içeriye girdim. “Tımarhanemizin best delisi geldi, açılın.”
Müdür Bey, tebessüm etti. “Ben de favori hastam nerede diyordum. Bugün kendini nasıl hissediyorsun, Asrın?”
Resmen Asrın adına da alışmıştım, kimse Arven olduğumu bilmiyordu.
“Müdür, Reis de bari be.”
O sırada kapı çalındı. “Odana dön Asrın, yeni hasta bakıcılarla görüşmem gerekiyor.”
Müdürle sanattan, filmlerden ve kitaplardan konuşmak hoşuma gidiyordu. Kimsenin izlemediği eski kült filmleri izlemişti ve farklı bir görüş açısı vardı. İnsanlardan hoşlanmazdım ama müdürü sevmiştim.
“Tamam işin bitince haber yolla da şu Türk kahvelerimizi içelim.” Her gün içmezsem ölürdüm illa o kahve içilecekti.
Beni başıyla onaylayınca kapıyı açıp odadan çıktım. Dört beş kişi kapının önünde bekliyordu.
“Asrın Adal.” Müdürün seslenmesi üzerine arkamı döndüm.
“Evet?”
“Çalışanlarla uğraşma bir daha seni uyarmayacağım.”
Beni yeni hasta bakıcılar için uyarıyordu. Zaten ne yapmıştım ki?
Yanımda bekleyenlere döndüm, içlerinden biri gözlerini kısmış bana bakıyordu.
Tanıdık mıydı acaba? Beni nereden tanıyacaktı?
Başımı olumsuz olarak sallayıp odama ilerledim.
~ Reis Candar ~
Kardeşim Baver’le ve kuzenimiz Baran’la oturmuş, babamın yaptığı işler hakkında konuşuyorduk.“Babam yanlış düşünüyor, Baver. O adamlar sağlam pabuç değiller,” dedim.
Baver, babamın izinden giderek, “Son 6 ayda kazandığımız paraları rüyamızda bile göremezdik. Onlar sayesinde bu serveti elde ettik. Ağalar arasında bile bir otoritemiz oldu,” dedi.
Baran ona katıldı. “Parayı veren düdüğü çalar hesabı, ne yazık ki aşiretlerde işler öyle yürüyor.”
“Bakın.” Düşüncelerimi onlara anlatamıyordum. Her kelimem bir kulaklarından girip diğerinden çıkıyordu.
“Bu adamlar bize o paraları veriyorsa altında pis işler vardır. Sadece silah taşıyoruz diye düşünmeyin.”
“Abi, biz yapmasak başkası yapacak, ne anlamı var ki?”
Başımı olumsuz olarak salladım. “Kimse İtalyanların peşine düşen Deccal yüzünden kabul etmezken biz neden ediyoruz? Bu adamlar işin fiyatının 10 katını ödüyor. Riskin farkında değil misin, Baver?”
O sırada babam avluya girdi. “Reis, hâlâ aynı şeyleri mi konuşuyorsun? Adamlarla aylardır iş yapıyoruz, kimse onlarla anlaştığımızı bile bilmiyor. Sen de ortalığı karıştırma artık.”
Ağa babama sözüm geçmiyordu. Yaptığı yanlışı görmüyor, kabul etmiyordu.
“Baba, Kalender Kandemir’i başımıza bela edeceğiz. Bu adamı herkes tanıyor, sözünden çıkmıyor. Biz neden uyarısını görmezden geliyoruz? Kandemir ailesi, Türkiye’nin en varlıklı ve tanınan ailesi. Kurban olayım sana, bak bu İtalyanlarla yaptığımız iş bize çok pis patlayacak.”
Konağı inleterek bağırdı, “Sen ağa babanın sözünden mi çıkıyorsun, Reis?”
“Güç arzun yüzünden tüm ailemizi mahvedeceksin. Deccal peşimizdeymiş, bizi illa bulacak. O zaman ne yapacaksın?”
“Sen bana utanmadan bir de cevap mı veriyorsun? Saygısız. Sana güvenmediğim için elimi eteğimi işlerden çekemiyorum. Baver olmasa hiçbirinizin bir halta yaradığı yok.”
Diğer ağalar çoktan yerlerini en büyük oğullarına bırakmışken güç arzusu, para sevdası ve hırsları yüzünden babam aşireti yönetmem için bana bırakmıyordu.
O beni görmezden gelip saymadıkça benden küçük olan diğer aşiret ağaları da onun gibi davranıyordu. Kendi kardeşim Baver bile zoraki olarak söylediklerimi yapıyordu.
Konağın avlusunda annemin feryatları yankılanıyordu. Odamdan çıktığım gibi bakışlarım avluyu buldu. Sevim, karnı burnunda ağzı gözü morarmış bir şekilde annemin yanında ağlıyordu.
Annem, “Ben biliyordum böyle olacağını. O şeytan soyu gül gibi kızımı ne hale getirmiş,” diye bağırıyordu.
Sevim beni görünce yanıma gelip sarıldı.
“Güzelim, ne oldu sana?” Geriye çekilip ellerimi yanaklarına koydum. Yüzünün belirli noktaları morarmıştı. Yanağındaysa kıpkırmızı bir el izi vardı.
“Hangi şerefsiz yaptı sana bunu?” Aslında cevap ortadaydı. “Kocan olacak o, Vedat iti mi?”
Usulca kafasını salladı.
Annem, vahlanmaya devam etti. “Sen onların kızına kıyamayıp almadın ama bak, onlar kardeşini ne hale getirmişler.”
Sevim’e, “Daha geçen aradım seni, harçlık yolladım. Neden söylemedin bir şey abim?” diye sordum.
Sevim‘in ağlaması şiddetlendi. “Çok korktum, abi. Vedat, oğlumla tehdit etti beni.”
Avluya giren babam, “Vay soysuz it. O kim oluyor da Candar aşiretinin ağa kızına böyle davranabiliyor,” diye bağırdı.
.png)